teşekkürler UFUK SARICA Kalabalık bir aileyi düşünün… Anne, baba ve bir sürü çocuk. Her ailede olduğu gibi bu ailede de aralarında daha yaramaz olanı, akıllı olanı, yetenekli olanı, tembel olanı veya başka birçok değişik özellikler taşıyanı vardır. Ama ne olursa olsun o ailenin bireyleri dün olduğu gibi bugün de bir aile ve daha önemlisi yarın da bir aile olacak.  Ufuk Sarıca da bu ailenin hem en yetenekli, hem de en çalışkan bireylerinden biridir. Efes Pilsen dendiğinde sayılacak ilk isimlerden biridir. Türkiye’nin kazandığı ilk Avrupa Kupasında payı büyüktür. Belki günümüzde oyuncu olarak ismi Keremlerin, Ersanlarin, Emirlerin, Enderlerin arkasında kalmıştır ama Efes Pilsen ailesinin unutulmazlarındandır Ufuk Sarıca. O hepimizin ağabeyi veya kardeşidir.  Kendi çatısının altında, ailesinin yanında baş antrenörlüğe başlayan Sarıca’ya kardeşleri olarak gereken desteği vermedik, hatta ilk günden Ufuk bu yükü taşıyamaz diye damgaladık. Gelen ilk malubiyetlerden sonra da sırtımızı tamamen çevirdik. O ne anlardı ki basketboldan? O ki bu takımı tarihinin en büyük başarısına taşımış.  Bugün Ufuk Sarıca ailesinden ayrıldı. Bu yabancı dil öğrenmek için yurt dışına giden çocuk ayrılışı olsun ve Ufuk Sarıca “dilini” öğrendikten sonra evine geri dönsün. Ama bu sefer çocuk olarak değil, bir baba olarak. Efes Pilsen’ine tarihi başarılar yaşatan baba olarak!!!

teşekkürler UFUK SARICA

Kalabalık bir aileyi düşünün…
Anne, baba ve bir sürü çocuk. Her ailede olduğu gibi bu ailede de aralarında daha yaramaz olanı, akıllı olanı, yetenekli olanı, tembel olanı veya başka birçok değişik özellikler taşıyanı vardır. Ama ne olursa olsun o ailenin bireyleri dün olduğu gibi bugün de bir aile ve daha önemlisi yarın da bir aile olacak. 
Ufuk Sarıca da bu ailenin hem en yetenekli, hem de en çalışkan bireylerinden biridir. Efes Pilsen dendiğinde sayılacak ilk isimlerden biridir. Türkiye’nin kazandığı ilk Avrupa Kupasında payı büyüktür. Belki günümüzde oyuncu olarak ismi Keremlerin, Ersanlarin, Emirlerin, Enderlerin arkasında kalmıştır ama Efes Pilsen ailesinin unutulmazlarındandır Ufuk Sarıca. O hepimizin ağabeyi veya kardeşidir. 
Kendi çatısının altında, ailesinin yanında baş antrenörlüğe başlayan Sarıca’ya kardeşleri olarak gereken desteği vermedik, hatta ilk günden Ufuk bu yükü taşıyamaz diye damgaladık. Gelen ilk malubiyetlerden sonra da sırtımızı tamamen çevirdik. O ne anlardı ki basketboldan? O ki bu takımı tarihinin en büyük başarısına taşımış. 
Bugün Ufuk Sarıca ailesinden ayrıldı. Bu yabancı dil öğrenmek için yurt dışına giden çocuk ayrılışı olsun ve Ufuk Sarıca “dilini” öğrendikten sonra evine geri dönsün. Ama bu sefer çocuk olarak değil, bir baba olarak. Efes Pilsen’ine tarihi başarılar yaşatan baba olarak!!!
Koraç Kupası

basketball is my favorite sport…
bir fincan kahve olsa… Euroleague’in internet sitesinde Sasha Vujacic’in taraftarlarıyla yaptığı “söyleşide” takım arkadaşı Dusko Savanovic de bir soru sormuş: Hello Sasha, it’s your teammate Dusko Savanovic. You promised to invite me for coffee all season, but haven’t done it since you bought your new coffee machine three months ago. Now that everyone knows, when are you gonna invite me?  Dusko Savanovic, Istanbul, Turkey  “Well, Dusko is a funny guy. Dusko, I invited you for coffee so many times, but you are true to your own company that we don’t want to promote right now [but it’s called Nescafe.] I drink real coffee and that is an espresso, so whenever you are ready to come and have an Italian espresso, or better said, a macchiato, I will be more than happy to make it for you!” Dusko ve Sasha’nın aralarının iyi olması çok sevindirici. Vujacic’in ısınırken veya maç içinde Gökhan Şirin’le olan iletişimi de müthiş. Umarım Dusko da Sasha da takımda kalır ve beraber Boğaz Manzarasında bol bol Kahve… ehmm Italyan Espressosu ya da Macchiato içerler :) Sasha Vujacic - euroleagu.com Fan Mail

bir fincan kahve olsa…

Euroleague’in internet sitesinde Sasha Vujacic’in taraftarlarıyla yaptığı “söyleşide” takım arkadaşı Dusko Savanovic de bir soru sormuş:

Hello Sasha, it’s your teammate Dusko Savanovic. You promised to invite me for coffee all season, but haven’t done it since you bought your new coffee machine three months ago. Now that everyone knows, when are you gonna invite me? 

Dusko Savanovic, Istanbul, Turkey 

“Well, Dusko is a funny guy. Dusko, I invited you for coffee so many times, but you are true to your own company that we don’t want to promote right now [but it’s called Nescafe.] I drink real coffee and that is an espresso, so whenever you are ready to come and have an Italian espresso, or better said, a macchiato, I will be more than happy to make it for you!”

Dusko ve Sasha’nın aralarının iyi olması çok sevindirici. Vujacic’in ısınırken veya maç içinde Gökhan Şirin’le olan iletişimi de müthiş. Umarım Dusko da Sasha da takımda kalır ve beraber Boğaz Manzarasında bol bol Kahve… ehmm Italyan Espressosu ya da Macchiato içerler :)

Sasha Vujacic - euroleagu.com Fan Mail

Kimseyi görmedim ben… Tarih 8 Şubat 2012, yer Almanya’da bir Türk ailesinin evi… saat tam 19’da TVnin karşısına geçmiştim ama o an oturmam gereken yer aslında 3000km uzakta, Sinan Erdem’de 125no’lu tribündeydi. Maç öncesi yayın tekrar tekrar geçen hafta yaşanan Yunanistan faciasını hatırlatılıyordu. Özellikle son çeyrek kabusların en karasıydı ki bu sezon az kabus yaşatmadı bize Anadolu Efes.  Derken maç başladı. Efes “beklediğimiz” gibi kötü başladı. Beş, altı, yedi sayı derken belirli bir fark oluştu ve maç boyunca hiç öne geçemedik. Yarıya saniyler kala farkı 2 sayıya düşürmüşken Spanoulis’in akıllı oyunu ve gelen 3 sayı ile yarı Olympiakos adına 37 - 32 bitti.  İkinci yarı kısır bir çeyrekle başladı. Aslında sahada iki kötü takım vardı ve daha kötü olan kaybedecekti. Olympiakos koçları İvkovic’in hamleleri ile maçı önde götürse de ara sıra problemler yaşıyordu. Tam onları yakaladık, şimdi tokadı vurup öne geçeceğiz ve bu maçı alacağız derken fark yine açılıyordu. Son çeyrekte artık umutlar tükenmişken Efes son iki dakikada skoru eşitlemeyi başardı. On saniye kala Olympiakos tarafından atılan iki serbest atış onları iki sayı öne geçirdi ve bize bir hücumluk süre bıraktı.  O an İstanbul’da oynanan Belgacom Spirou maç geldi akıllara. Son hücumda Sasha Vujacic’in egoist oyunu yüzünden belkide maç kaybedilmişti. Bu maçta ise Vujacic oyunda olduğu süre boyunca defansta çok iyi işler yapmış, son çeyreğin son dakikalarında da aşırı önemli sayılar bulmuştu. Maçı alacak adam oydu, bu sefer egoist oyun bize maçı getirecekti! Ama son 3lüğü o atmadı ve top çemberden geçmedi ve maçı kaybettik. Büyük bir olasılıkla Avrupa macerası da sona erdi.  Anadolu Efes takımındaki  isimlere bakılırsa bu sezon Final Four’a kalmak en olağan hedef olması gerekirdi ki zaten öyleydi. Ama gruplarda büyük maçlardan galibiyet çıkmaması bu hedefin bu sezon için biraz yüksek olduğunu göstermişti.  Herşeye rağmen Anadolu Efes bugün zaman zaman savaşçı kimliğini ortaya koydu. Takımda önemli isimler var, eğer onlar kalır ve eksikler tamamlanırsa seneye Final Four hedefi daha gerçekçi olur. Hep birlikte kazanmaya tekrar inanırız…

Kimseyi görmedim ben…

Tarih 8 Şubat 2012, yer Almanya’da bir Türk ailesinin evi…

saat tam 19’da TVnin karşısına geçmiştim ama o an oturmam gereken yer aslında 3000km uzakta, Sinan Erdem’de 125no’lu tribündeydi. Maç öncesi yayın tekrar tekrar geçen hafta yaşanan Yunanistan faciasını hatırlatılıyordu. Özellikle son çeyrek kabusların en karasıydı ki bu sezon az kabus yaşatmadı bize Anadolu Efes. 

Derken maç başladı. Efes “beklediğimiz” gibi kötü başladı. Beş, altı, yedi sayı derken belirli bir fark oluştu ve maç boyunca hiç öne geçemedik. Yarıya saniyler kala farkı 2 sayıya düşürmüşken Spanoulis’in akıllı oyunu ve gelen 3 sayı ile yarı Olympiakos adına 37 - 32 bitti. 

İkinci yarı kısır bir çeyrekle başladı. Aslında sahada iki kötü takım vardı ve daha kötü olan kaybedecekti. Olympiakos koçları İvkovic’in hamleleri ile maçı önde götürse de ara sıra problemler yaşıyordu. Tam onları yakaladık, şimdi tokadı vurup öne geçeceğiz ve bu maçı alacağız derken fark yine açılıyordu. Son çeyrekte artık umutlar tükenmişken Efes son iki dakikada skoru eşitlemeyi başardı. On saniye kala Olympiakos tarafından atılan iki serbest atış onları iki sayı öne geçirdi ve bize bir hücumluk süre bıraktı. 

O an İstanbul’da oynanan Belgacom Spirou maç geldi akıllara. Son hücumda Sasha Vujacic’in egoist oyunu yüzünden belkide maç kaybedilmişti. Bu maçta ise Vujacic oyunda olduğu süre boyunca defansta çok iyi işler yapmış, son çeyreğin son dakikalarında da aşırı önemli sayılar bulmuştu. Maçı alacak adam oydu, bu sefer egoist oyun bize maçı getirecekti! Ama son 3lüğü o atmadı ve top çemberden geçmedi ve maçı kaybettik. Büyük bir olasılıkla Avrupa macerası da sona erdi. 

Anadolu Efes takımındaki  isimlere bakılırsa bu sezon Final Four’a kalmak en olağan hedef olması gerekirdi ki zaten öyleydi. Ama gruplarda büyük maçlardan galibiyet çıkmaması bu hedefin bu sezon için biraz yüksek olduğunu göstermişti. 
Herşeye rağmen Anadolu Efes bugün zaman zaman savaşçı kimliğini ortaya koydu. Takımda önemli isimler var, eğer onlar kalır ve eksikler tamamlanırsa seneye Final Four hedefi daha gerçekçi olur. Hep birlikte kazanmaya tekrar inanırız…

BigMac mi, Spaghetti Bolognese mi… Oscar mı, Altin Palmiye mi… Mustang mi, Mercedes mi… Boeing mi, Airbus mu… Beyaz Saray mı, Akrapolis mi… Rocky mi, Ivan mı… Harlem mi, Napoli mi… Dolar mı, Euro mu… CNN mi, BBC mi… Hayal mi, Gerçek mi… Kurmaca Film mi, Belgesel mi… Buna benzer birçok karşılaştırma yapılabilir. Aslında bunlar Amerika mı Avrupa mı sorusunun akla gelen alt başlıklarına verilebilecek örnekler. Biri diğerinden daha iyi mi değil mi? Herkesin yanıtı farklı olacaktır.  Konuyu basketbola getirdiğimizde de NBA mi Euroleague mi sorusu sorulabilir. Tabiki birçok kişi NBA diyecektir. Uçan devasa adamlar, rengarenk ışıklandırılmış salonlar, her saniyesinde bir olay yaşanabilme potansiyeli yüksek maçlar… Seyirci başka ne isterki?  Buna karşılık durağan teknik basketbol, küçük salonlar ama ateşli taraftarlar… Hangisi daha iyi? NBA All Star Takımı kurulup Euroleague All Star Takımına karşı bir maç yapsa büyük bir ihtimalle kazanır. Ama bu NBA’in Euroleague’den daha iyi olduğu anlamına gelir mi? Cevabı olmayan sorularla boşuna vakit harcamayalım. Şovu izlemek istediğimizde LeBron’u, Rose’u, Bryant’ı, Garnett’i izleyelim. Canımız basketbol çektiğindeyse Euroleague’ye döner Kirilenko’yu, Teodosic’i, Navarro’yu, Kerem’i, Spanoulis’i, Papaloukas’ı izleriz…

BigMac mi, Spaghetti Bolognese mi…

Oscar mı, Altin Palmiye mi…

Mustang mi, Mercedes mi…

Boeing mi, Airbus mu…

Beyaz Saray mı, Akrapolis mi…

Rocky mi, Ivan mı…

Harlem mi, Napoli mi…

Dolar mı, Euro mu…

CNN mi, BBC mi…

Hayal mi, Gerçek mi…

Kurmaca Film mi, Belgesel mi…


Buna benzer birçok karşılaştırma yapılabilir. Aslında bunlar Amerika mı Avrupa mı sorusunun akla gelen alt başlıklarına verilebilecek örnekler. Biri diğerinden daha iyi mi değil mi? Herkesin yanıtı farklı olacaktır. 

Konuyu basketbola getirdiğimizde de NBA mi Euroleague mi sorusu sorulabilir. Tabiki birçok kişi NBA diyecektir. Uçan devasa adamlar, rengarenk ışıklandırılmış salonlar, her saniyesinde bir olay yaşanabilme potansiyeli yüksek maçlar… Seyirci başka ne isterki? 

Buna karşılık durağan teknik basketbol, küçük salonlar ama ateşli taraftarlar…

Hangisi daha iyi? NBA All Star Takımı kurulup Euroleague All Star Takımına karşı bir maç yapsa büyük bir ihtimalle kazanır. Ama bu NBA’in Euroleague’den daha iyi olduğu anlamına gelir mi? Cevabı olmayan sorularla boşuna vakit harcamayalım. Şovu izlemek istediğimizde LeBron’u, Rose’u, Bryant’ı, Garnett’i izleyelim. Canımız basketbol çektiğindeyse Euroleague’ye döner Kirilenko’yu, Teodosic’i, Navarro’yu, Kerem’i, Spanoulis’i, Papaloukas’ı izleriz…

Deplasmanda Basketbol Türkiye’de yaşayan sporseveler olarak çok şanslıyız. Televizyon kanalları, ödemeli platformlarda olsa bile bütün spor branşlarının çoğu müsabakalarını gösteriyorlar. Çok ilgi görmeyen spor branşlarını “küçük” televizyon kanalları gösteriyor ki basketbol zaten küçük bir branş değil. Euroleague maçlarını da herkese açık, heryerde ulaşılabilir bir TV kanalından izleyebilmek bizim için büyük lütuf.  Gelelim yurt dışında yaşayan Türklerin durumuna. Onlar da bizler gibi Türk takımlarının taraftarları, hatta gurbet ellerde vatan hasretlerinin verdiği etkiyle daha da fanatik durumdalar. Türk takımlarının Avrupa maçlarının deplasmanlıktan uzak bir Sami Yen, bir Şükrü Saraçoğlu haline getirenler Avrupa’da yaşayan gurbetçilerdir. Ancak bu gurbetçiler tuttukları takımların maçlarını televizyonda izlemekte zaman zaman büyük zorluklar çekiyorlar. Futbolda bu durum farklı ama örneğin Anadolu Efes’in maçlarını Almanya’dan izlemek bir işkence. Bir maçı izlemek için büyük hazırlıklar gerekiyor: Maç başlamadan saatler öncesinden stream linkleri hazırlanıyor ve maçın başlamasına yaklaşık yarım saat kala hangilerinin çalıştıkları kontrol ediliyor. Çalışan linkler varsa aralarında pixel sayısının çıplak gözle sayılması en zor olan streamler elemeleri geçiyor. İkinci tura geçen streamler arasında denemelerle en az takılanlar Final Four’a çıkıyor. Final Four’u kazanabilmenin en önemli şartlarından biri de spikerin Türk olmasıdır. Ne maçlar izlendi gurbet ellerde, spikerin arap veya ingiliz olduğu. Eğer Türk spikerli, “yüksek” çözünürlüklü ve takılmayan bir stream bulunduysa ne mutlu.  Stream’i olmayan maçlarsa en can alıcılarıdır. Canlı skor siteleri bu duruma el atsalar da insani kalp krizlerine yaklaştıran tehlikeli bir maç takip türüdür.  Siz siz olun, evinizde izleyebildiğiniz spor müsabakalarının değerini bilin. Ne insanlar var Avrupa’nın göbeğinde tuttuğu takımların maçlarını izleyemeyen.                          

Deplasmanda Basketbol

Türkiye’de yaşayan sporseveler olarak çok şanslıyız. Televizyon kanalları, ödemeli platformlarda olsa bile bütün spor branşlarının çoğu müsabakalarını gösteriyorlar. Çok ilgi görmeyen spor branşlarını “küçük” televizyon kanalları gösteriyor ki basketbol zaten küçük bir branş değil. Euroleague maçlarını da herkese açık, heryerde ulaşılabilir bir TV kanalından izleyebilmek bizim için büyük lütuf. 


Gelelim yurt dışında yaşayan Türklerin durumuna. Onlar da bizler gibi Türk takımlarının taraftarları, hatta gurbet ellerde vatan hasretlerinin verdiği etkiyle daha da fanatik durumdalar. Türk takımlarının Avrupa maçlarının deplasmanlıktan uzak bir Sami Yen, bir Şükrü Saraçoğlu haline getirenler Avrupa’da yaşayan gurbetçilerdir. Ancak bu gurbetçiler tuttukları takımların maçlarını televizyonda izlemekte zaman zaman büyük zorluklar çekiyorlar. Futbolda bu durum farklı ama örneğin Anadolu Efes’in maçlarını Almanya’dan izlemek bir işkence. Bir maçı izlemek için büyük hazırlıklar gerekiyor:

Maç başlamadan saatler öncesinden stream linkleri hazırlanıyor ve maçın başlamasına yaklaşık yarım saat kala hangilerinin çalıştıkları kontrol ediliyor. Çalışan linkler varsa aralarında pixel sayısının çıplak gözle sayılması en zor olan streamler elemeleri geçiyor. İkinci tura geçen streamler arasında denemelerle en az takılanlar Final Four’a çıkıyor. Final Four’u kazanabilmenin en önemli şartlarından biri de spikerin Türk olmasıdır. Ne maçlar izlendi gurbet ellerde, spikerin arap veya ingiliz olduğu. Eğer Türk spikerli, “yüksek” çözünürlüklü ve takılmayan bir stream bulunduysa ne mutlu. 

Stream’i olmayan maçlarsa en can alıcılarıdır. Canlı skor siteleri bu duruma el atsalar da insani kalp krizlerine yaklaştıran tehlikeli bir maç takip türüdür. 

Siz siz olun, evinizde izleyebildiğiniz spor müsabakalarının değerini bilin. Ne insanlar var Avrupa’nın göbeğinde tuttuğu takımların maçlarını izleyemeyen.                          basketball stream
cska vs anadolu efes Tezimin bitmis ve ciltlemeye verilmis olmasinin verdigi rahatlikla artik Efes’in CSKA macina ruhen hazirlanmaya basladim ögle saatlerinde. Karsimizdaki takim bu sezonun en iyi takimiydi. Efes’in Madrid ve Tel Aviv maclari ne kadar “unutulmasi sart” kategorisine girseler de actiklari yaranin izleri henüz kapanmamisti. Bu mac ya o yarayi iyice desecek ve en azindan bu sezon icin asla kapanmayacak hale getirecekti ya da tamamen iyilestirecekti. CSKA’nin kadrosuna baktikca tüylerim diken diken oluyordu. Teodosic, Shved, Krstic, Siskauskas veya Kirilenko ve digerleri…  Euroleague’nin bu maci haftanin maclarindan biri olarak göstermesi, üstüne bir de kazanirsak grup birinciliginin bile hayal olmayacagi gercegi heyecan katsayisi sonsuz kat arttiriyordu. Bu durumda artik mac baslamaliydi :) Hava atisi sirasinda Istanbul trafiginin tam ortasinda olsam da, mobil internet ve tv uygulamalari imdadima yetisti ve Anadolu Efes’in en iyi oynadigi ilk ceyregi kacirmadim. TBL AllStar macinin MVPsi olan Sasha Vujacic bu gazla ilk ceyrekte Efes’i tasiyan isim oldu. Ilk ceyrek 23 - 21 gibi kücük bir farkla bitti (tabiki CSKA lehine) ve diger ceyrekler beni daha da umutlandirdi.  Ikinci ceyrekte ne dis atislardan ne de pota altindan sayi bulamamiz, üstüne bir de defansta ipleri gevsetmemiz, CSKA’nin isine yaradi ve farki acti. Yariya da böylece 48 - 36 gibi bir skorla 12 sayi geride girdik. Ücüncü ve dördüncü ceyrekleri de kontrolsüz oynayinca maci 96 - 68 kaybettik. Real Madrid ve Maccabi’den sonra yine bir büyük olan CSKA’ya karsi kaybetmemiz, takimin Final Four hayalinin ne kadar hayal oldugunu bir kez daha göstermis oldu. Ama Maccabi yenilgisinden sonra CSKA’dan yedigimiz 28 sayi daha kabul edilebilir geldi bana. Yani yara ne kapanmis ne de iyilesmisti.  En azindan mac boyunca Vujacic’in oyunu ve Barac’in pota altindaki cabasi sevindiriciydi. Isler kötü gittiginde takim olarak batmamiz ise en kisa zamanda degismesi gerek bir özelligimiz. 20 sayi geride bile olsak savasci karakterimizi ve oyun disiplinimizi kaybetmememiz gerekir.  Simdi sira Olympiakos macinda… yine büyük bir mac, yine deplasman, bu sefer sonuc farkli olsun lütfen :)

cska vs anadolu efes

Tezimin bitmis ve ciltlemeye verilmis olmasinin verdigi rahatlikla artik Efes’in CSKA macina ruhen hazirlanmaya basladim ögle saatlerinde. Karsimizdaki takim bu sezonun en iyi takimiydi. Efes’in Madrid ve Tel Aviv maclari ne kadar “unutulmasi sart” kategorisine girseler de actiklari yaranin izleri henüz kapanmamisti. Bu mac ya o yarayi iyice desecek ve en azindan bu sezon icin asla kapanmayacak hale getirecekti ya da tamamen iyilestirecekti. CSKA’nin kadrosuna baktikca tüylerim diken diken oluyordu. Teodosic, Shved, Krstic, Siskauskas veya Kirilenko ve digerleri… 


Euroleague’nin bu maci haftanin maclarindan biri olarak göstermesi, üstüne bir de kazanirsak grup birinciliginin bile hayal olmayacagi gercegi heyecan katsayisi sonsuz kat arttiriyordu. Bu durumda artik mac baslamaliydi :)

Hava atisi sirasinda Istanbul trafiginin tam ortasinda olsam da, mobil internet ve tv uygulamalari imdadima yetisti ve Anadolu Efes’in en iyi oynadigi ilk ceyregi kacirmadim. TBL AllStar macinin MVPsi olan Sasha Vujacic bu gazla ilk ceyrekte Efes’i tasiyan isim oldu. Ilk ceyrek 23 - 21 gibi kücük bir farkla bitti (tabiki CSKA lehine) ve diger ceyrekler beni daha da umutlandirdi. 

Ikinci ceyrekte ne dis atislardan ne de pota altindan sayi bulamamiz, üstüne bir de defansta ipleri gevsetmemiz, CSKA’nin isine yaradi ve farki acti. Yariya da böylece 48 - 36 gibi bir skorla 12 sayi geride girdik. Ücüncü ve dördüncü ceyrekleri de kontrolsüz oynayinca maci 96 - 68 kaybettik.

Real Madrid ve Maccabi’den sonra yine bir büyük olan CSKA’ya karsi kaybetmemiz, takimin Final Four hayalinin ne kadar hayal oldugunu bir kez daha göstermis oldu. Ama Maccabi yenilgisinden sonra CSKA’dan yedigimiz 28 sayi daha kabul edilebilir geldi bana. Yani yara ne kapanmis ne de iyilesmisti. 

En azindan mac boyunca Vujacic’in oyunu ve Barac’in pota altindaki cabasi sevindiriciydi. Isler kötü gittiginde takim olarak batmamiz ise en kisa zamanda degismesi gerek bir özelligimiz. 20 sayi geride bile olsak savasci karakterimizi ve oyun disiplinimizi kaybetmememiz gerekir. 

Simdi sira Olympiakos macinda… yine büyük bir mac, yine deplasman, bu sefer sonuc farkli olsun lütfen :)

cska anadolu

Anadolu Efes - Galatasaray MP macindan bir kare…
Insana sac bas yolduran Ilievski’den sonra ilac gibi geldi Oliver Lafayette. Kerem Tunceri’nin oyunda olmadigi sürelerde takimin yasadigi krizler Lafayette sayesinde biraz azalir umarim:)